You know, you love me. XOXO Gossip Girl
 
AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Chamberlain<Stuart

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Stuart Chamberlain
St.Jude IV.Sınıf
St.Jude IV.Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 99
Kayıt tarihi : 26/07/10
Lakap : Stu

Şöhret
Puan: 16

MesajKonu: Chamberlain<Stuart   Ptsi Tem. 26, 2010 7:38 pm

- Ad & Soyad: Stuart Chamberlain
- Kullanacağınız Ünlü: Mathias Lauridsen
- Karakteristik Özellikler: Onu tanımayacak biri ancak zekiliğinden, hoşörüsünden ve sevecenliliğinden bahsedebilir sanırım. Ün yada şöhretle ilgili bir takıntısı yoktur. Aslında doğduğundan beri onun için hazırlamış yerine, ailesini sosyetede üst sevileyere çıkarma görevine ayak uydurmaya çalışmaktadır. Çoğu zaman adımları birbirine karışsa da, göden üşme korkusu yaşasa da bu onu aziraz seviml kılmıştır. En azından dışarıdan alınan tepkiler buna yöneliktir. İlişkileri konusunda çok duyarsız olabilir hepsine nazaran. Dudaklarının izini taşıyan bir sürü beden vardır belki de NY sokaklarında. Ama Stuart hâlâ annesi ile babasından öğrendiği o sonsuz aşkı bulabileceği bir eş aramaktadır.

- Aile Özgeçmişi: Chamberlain. Andreas ve Claudia'nın kuzeni. Onlarla beraber yaşıyor. Amcasını hiçbirzaman sevemedi. Amcasının kadınlara düşkünlüğü ile kendi duyarsızlığını bu konuda bağdaştırması ayrı bir nefret sebebi. Ama yengesi, yani kuzenlerinin annesine ayrı bir bağ ile bağlıdır. Onu teyzesi olarak görür. Ailesi Manhatten'da bir trafik kazasında ölünce onlarla beraber yaşamaya başladı. Andreas ve Claudia'yı tek kardeş olmasına rağmen kardeşleri gibi görür. Yenge'sine teye zaman zaman anne diye hitap eder. Ona göre amcasının hayatı boyunca başına gelen en güzel şeydir.

- Öğrenci veya Yetişkin: Öğrenci
- Örnek Rol Oyunu:Aslına bakılırsa çok sevilen bir tip değildim. Bunu kendim sağlamıştım. Nedenini bilmiyordum ama doğuşumdan bu yana hiç güvenmedim insanlara. Her zaman onlara karşı tutumum acımasız ve canlarını acıtacak kadar soğuk durmak olmuştu. İstisnalar bir yana hepsinden nefret ediyordum. Bunların yanında ise tam bir baba aşığıydım. Annem ile aramızda nedenini bilmediğim kötü bir hiyerarşi vardı. Buna uymak beni daha deli eder, ona karşı iyice soğuk olmamı sağlardı. Eski evimiz kışları çetin geçen, yazları ise oldukça eğlenceli olabilen bir uçurumun üzerindeydi. Sert ve tenimiz değmeye hep alışık olduğu rüzgar sürekli dudaklarımı çatlatırdı. Bu koşullar beni sert ve soğuk biri olmaya itmişte olabilir. En azından öyle düşünüyorum. Üst kattaki odamda oturup saatlerce keman çalmayı, kitap okumayı çok severdim. Zaten etrafımda pek insan olmayınca kemanım ve kitaplarım en iyi dostlarım olmuştu. Öyle çok zengin bir aile değildik ama herşey yine de harika gidiyordu. Yirmi iki yaşımdaydım ve arada sırada babamla gittiğim sarayda yapılan işleri öğreniyordum. Bir dolu entrika, kadınların yükselmek için dinlerini ve kocalarını hiçe sayıp bedenlerini daha üst, en üst rütbeli insanlara sunma çabası... Ailelerinin bunu gayet normal bir şekilde izlemesi ve erkekleri kendilerine ne kadar bağlarlarsa aileleri içinde o kadar iyi bir yere yükselmeleri... Karışık ve zor şeylerdi. Ama küçük çözümlemeler yapıyordum aklımda. Herşey ayarlanmış gibiydi. Yada bu yaşımda sözlenmem için benim adıma karar verilmişti de diyebiliriz. Sırf babama olan saygımdan sesimi çıkartmamıştım. Kral'ın adamlarından biri beni yanında istiyordu. O dönemler İngiltere Kralı VII. Henry'nin erkek bebek verme yönünden oldukça verimli olduğu bir dönemdi. Sarayın kralı iki erkek evladı yüzünden kibirliydi. Önüne gelen herkesi affetse de oğullarının adını ağzına aldırmıyordu. Ağzımı açmamayı, susmayı öğrendim. İnsanların tek emriyle öldürülebilecek olmam bana saygıyı öğretti. Kibar bir İngiltere asilzadesi gibi davranmayı öğrendim. En sonunda babam bunlar için doğal bir zekam olduğunu söyledi ve nişan günü kararlaştırılana kadar ortalıkta gözükmememi söyledi. Kurulu olan düzenimizi bozmak ve saraya yerleşmek istemiyordu. İnsanların gözüne batmaması bu yüzden önemliydi. Eve ağzımız gözümüz toz, entrika ve yalana bulanmış bir şekilde döndüğümüz 1487 yılı Temmuz ayının 5'i... Direk odama çıkmış, hiçbir yere bakmadan kitaplarıma gömülmüştüm. Bu beni oldukça rahatlatırdı. Bunaltıcı bir yaz havasıydı. Koştuğum için aramızın açıldığı babam eve benden yaklaşık bir dakika sonra geldi. Anneme seslenişini üst kattan duyabiliyordum. Sesine karşılık bir cevap gelmeyince babam bahçeye çıktı. Evin arka tarafına gidiyor olmalıydı. Annem arada sırada yıkadığı çamaşırları asıp, arka bahçede kahve içmeyi severdi. Her zaman o beyaz çamaşırların rüzgarda sallanması bana huzur verirdi. Odamın penceresi arka bahçeye bakıyordu. Tahminim doğruydu. Annem yine çamaşırları asmıştı. Ancak bir fark vardı. O beyaz çamaşırlarımız gece kadar siyah bir kana bürünmüştü. Babam bir an tepkisiz kaldı. Giderek annemin çamaşırların altına uzanmış çıplak bedenine bakıyordu. Ardından koyu bir çığlık sardı etrafı. "Jenna" Kaynağı babamdı. Doğruca şaşkınlıktan içine girmiş olduğum felç durumundan çıktım ve aşağıya, babamın yanına koştum. Yüzümde üzüntüye dair hiçbir belirti yoktu. Sadece yüzüm buruşmuş bir şekilde yere kapaklanan babamı sürükleyerek eve götürdüm. Çıkmasını istemiyordum çünkü annemin çıplak bedenine yaklaştığımda fark ettiğim yüzündeki dehşet değil, ifadesiz ve boş gözlerindeki şehvetti. Kalbi atmıyordu ama göğsü kalkıp iniyordu. Boynunda ve kasıklarında yani damarlarının en gelirgin olduğu yerlerde iki delik vardı. Kanlar süzülen iki delik... Vampirler. Annemi öldüren bir vampirdi. Babam şaşkınlıktan bunları fark edememişti tabii. Yüzüm daha da belirginsizleşen bir ifadeye girdi ve hayatımda ilk defa gözlerimden bir damla yaş geldi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Annemin bedeni hiç olmadığı kadar, ay kadar beyaz bir şekilde parlıyordu. Arkamı annemin cesedine döndüm. Babama gidip durumu anlatmaya çabalayacaktım... Ağladığını ve etrafı kırıp döktüğünü duyabiliyordum. Bir süre sonra sesler kesildi. Eve doğru ilerledim. Babam pazar sabahları kahvaltıdan sonra elinden eksik etmediği çakısı ile gider ve tahta ovardı. Şimdi yine o çakı ile şahdamarına tek bir hamlede bulunmuş ve yaşamına son vermişti. Babam için asla ağlamadım. Gözyaşlarımı hep içimde tuttum. Kendini öldürecek kadar aciz olanlara değmezdi benim gözyaşlarım. Aileme de pek bağlı değildim zaten. Babamın yeri ayrıydı ama o da kendini bir anda dibe vurmaya yeten bir hareket sergileyip öldürdü kendini. Olmasaydı ne olurdu sanki? Bundan en az iki yıl sonra ben de saraydan biriyle evlenecek ve hepimiz saraya taşınacaktık. Her zaman istediğim o asilzade hayatı yaşayabilecektim. Ama şimdi gidip annemin cesedini eve taşımaktan başka bir çarem yoktu. Doğruca arka bahçeye çıktım tekrar. O an büyük bir rüzgar esti etrafımda. Bana onu takip etmemi fısıldıyordu sanki. Ona aldırmadan doğruca cesedin olduğu yere gittim. Ama orada değildi. Nasıl olabilirdi bu? Gitmiş miydi? Peki ben şimdi nereye gidecektim? Zaten saraydaki işi yüzünden göze batmamak isteyen babam bu uçuruma yıllardır bizi hapsetmiş ve ne bir komşu ne de bir tanıdık bırakmıştı geride. Bu düşünceler aklımdayken birden annemin çarşaflara bulaşmış siyah kanına ilişti gözlerim. İlk önce tecavüz edilen, sonra bir vampir tarafından öldürülen, ardından da cesedi kaybolan annemin kanı diğer insanoğullarına göre daha farklıydı. Çok küçük yaşta tanışmıştım kanla. Sanılanın aksine oldukça yaramaz bir çocuktum. Benim kanımda annem gibi siyahtı ve bunun nedenini hiçbir kitapta bulamamıştım. Bunun genetik bir bozukluk olduğunu okudum ama inanmadım. Bir zamanlar okuduğumda vampirlere de inanmadığım gibi. Ama o gece inanılmaması gereken hiçbirşeyin olmaması gerektiğini fark etmiştim. Direk gözlerimi açtım ve ne yaptığımı bilmeden, saatlerce koşmaya başladım beni sarmalayan rüzgara yetişmek, onu geçmek istercesine. Adımlarım beni bir klübeye götürdü. İçeriye girdiğimde annem de oradaydı. Yanında siyah saçlı, benim yaşlarımda bir genç vardı. Üstü başı kurumuş kan lekeleriyle dolmuştu. Ama onun dışında oldukça asil ve hoş birine benziyordu. Klübenin dört duvarı da kitaplarla çevrilmişti. Okumayı seviyordu anlaşılan. Ah! İzin verseler tüm ömrümü burada geçirebilirdim. Bu düşüncelerden tam sıyrılmış ve adamın aç gözlerini üzerimde hissettiğim bir anda taşlar yerine oturdu. Annem şuan ayaktaydı. Üzerinde hiçbirşey yoktu ama bunu umursamıyordu. Boğazı kurumuş bir şekilde bana bakıp yutkunuyordu. Aç gözlerini üzerimde gezdiren genç adam bana doğru ilerledi. Anneme, birini dönüştürmesi gerektiğinde kurbanın bedeninde bir yudum da olsa kan bırakması gerektiğini söylemişti. Evet... Hatırlıyordum. Bunu da okumuştum. Vampirler ilk doğduklarında bu konuda biraz tutarsız olurlardı hatta. Genç adam hızlıca saçlarımın arkasından tuttu... Ters tarafa doğru yatırdığı başımdaki şapkam yere düştü. Boynum sonunda gözleri önündeydi. Bu hareketleri o kadar hızlı yapmıştı ki şaşırmıştım. Pencereden gözlerime vuran ay ışığı ile korkusuz ama tedirgin bir şekilde yaklaşmaya çalıştım anneme. Elimi uzatıyordum... Ama o sadece ağlamakla yetiniyordu. Hiçbir zaman güçlü bir kadın olamamıştı zaten. Her zaman acınası ve rezildi... Anneme o günden sonra bir daha hiç adım atmayacaktım. Onu önemsemeyecek ve istemeyecektim. En azından aklımdan bunlar geçerken ölümden korkmadığmı fark ettim. Küçük fısıltılarla adama beni öldürmesini söyledim. Gülümsedi. "Daha değil küçüğüm." diye hırladı ve ardından soğuk teni bedenime değdi. Kafası ileri geri oynuyor, boynumdan akan kanın onun bedenine soğru süzüldüğünü hissedebiliyordum. Siyah saçları tenime değiyor ve ben güçlü vücudumdaki tüm hisleri kaybediyordum... Ölüyordum. Ölümü bekliyordum. Nefesini ensemde hissetsemde korkmuyordum ondan. Biran önce canımı almasını ve tek gecede mahvolan hayatımdan beni kurtarmasını istiyordum. Ama bunların yanında adam bana her ney yapıyorsa hoşuma gidiyordu. Sevmiştim. Biri kanımı emiyordu ve ben bundan hoşlanıyordum... Biraz ironikti. Kendimden nefret etmemeyi diledim bir an için. Bildiğim tüm tanrılara sessiz bir dua gönderdim ölmem adına. En sonunda bedenim daha da hissizleşti ve ölüm benden tiksinircesine uzağa kaçtı. Tanrılar da bu gece şansım gibi yanımda olmamışlardı. Ölüm gitti... Beni istemedi ve bir daha da geri gelmedi.


Artık bitmişti herşey. Babamın acısını yüreğimde yaşarken bana duygusuz olmam, duygularımdan arınmam öğretiliyordu. Evet. Bunu yapmak aslında benim için pek zor değildi. Ancak annem oldukça zorlanıyordu. Dönüştürülmeyi asıl kabul etme nedeni bu adama aşık olmasıydı. Ne zamandan beri birşeyler yaşıyorlardı bilmiyorum. Annem... Babamın biricik sevgili karısı bunu nasıl yapabilmişti? Bilmiyordum. Bilmekte istemiyordum açıkçası. O günden sonra annemin yüzüne asla uzun süre bakmadım. Geçmişi görmemek için. Gelişmiş ve mükemmelleşmiş vücut hatları vampirliğin getirdiği ergenlikten çıkmıştı artık. Yıllar önce, dönüştürücümüzün geçmişimizi bizden çaldığı gecede bırakmıştık herşeyimizi. Dönecek bir evimiz yoktu artık ikimizinde. Artık babamı ve annemi kemanımla eğlendiremiyordum. Artın onların birbirlerine aşkla baktıklarını göremiyordum. Artık asilzade bir beyefendi olmak için elimde tuttuğum son umudun kırıntısı da o gece peşinden gittiğim rüzgarda savrulmuştu. Annem her gece kanını ve bedenini yaratıcımıza sunuyordu. Adam annemin kanını içtikçe daha da güçlü oluyordu. Bir süre için annemi bunu yapmaması konusunda ikna etmeye çalışsam da beni dinlemedi. Eski Jenna gitmişti ve yerine tam bir fahişe gelmişti. Zaman geçtikçe beni de aralarına almak istediler. Ama onların kanlı partilerinde bir oyuncak olma amacında değildim. Buradan bir şekilde kurtulmalıydım. Bir şekilde onlardan uzaklaşmalıydım. Yıllar geçtikçe vampirliğin daha da önemli kurallarını öğreniyordum. Kendi dönüştürücümden bana geçen karakteristlik özelliklerimin arasında asilzadelikte vardı. Evet. Biliyordum bu benim kaderimdi. Gözümün yükseklerde olmasını bu yüzden kimse yadsıyamazdı. Kimse damarlarımdaki kudreti yok sayamazdı. Gündüzleri zaman geçirmek için, karanlığa oldukça duyarlı gözlerim sayesinde güneş girmeyen klübemizdeki kitaplardan okuyordum. Yıllar geçtikçe kitapların da sonu gelmişti.Tüm duvarları kitaplarla çevrili klübedeki tüm kitapları okumuştum. Vampir olunca herşeyi öğrenebiliyorsunuz. Hızınız artıyor. Bedeniniz belirli bir ergenliğe girip en muhteşem şeklini alıyor. Kanınız çekiliyor ve susuzluk yaşıyorsunuz. Hırsızlığı öğreniyorsunuz. Birinden canını çalmayı, malını çalmayı ustalıkla yapıyorsunuz. Sonsuz hayatım boyunca ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Gün ışığı tepedeyken yaptığım tek şey kitap okumaktı aslında. Akşam olduğunda ise annemlerin işlerini bitirmesini beklerdim ve ardından ava çıkardık. Bu hep böyle sürerdi. Bir gece dahi avlanmasam çok kötü oluyordum. Şehre iniyorduk ve bundan yıllar önce bana yapıldığı gibi insanların hayatlarını çalıyordum. Yaratıcımız dönüştüğümüzden hemen sonra nasıl avlanmamız gerektiğini öğretmiş, nasıl birilerini vampire çevirebileceğimizi söylemişti. Ancak hiçbir zaman beni neden istediğini, neden çevirdiğini söylemedi. Bunun nedenini çok sonraları öğrenecektim. 05 Temmuz gecesi, dönüştüğümüz gece yaptığı konuşmada ise artık eski hayatımızın çok geride kaldığını, miladımızın o geceden itibaren başladığını ve artık sadece kan, şehvet ve kendi arzularımız doğrultusunda yaşayabileceğimizi söylemişti. Tek bir şart vardı. Duygusuz olmalıydık. Herşeyimizi geride bırakmalıydık... Buna bağlı olarak annemin bana bebekken verdiği Dominic adından birden sıyrılmıştım. Rus asıllı olan yaratıcım bana da uygun bir at biçti. "Matysh" Bundan sonra adım buydu. Annem ise Jenna yerine "Perula" ismini aldı. Akılsız kadın, o kadar çabuk kandı ki yaratıcısının sözlerine, ne derse yaptı. Ne isterse onu emir saydı. Ardından yaratıcımız vampir kanunlarından ve özelliklerinden bahsetti. Kendi soyunu anlattı. Bu soya biz de dahil olduğumuzdan bilmeliydik her ayrıntısını. Cinsiyet ayrımı yoktu. Kan, sexten daha fazla şevk veriyordu. Garipti. Hele onlarla otuz seneye aşkın, ölümsüz bir hayat sürmüşseniz daha da garip olabiliyordu. Okuduğum kitaplar, araştırmalarım beni daha da farklı yönlere çekti. Yaratıcımızın bize bahsetmediği birşey daha vardı. Her vampir yetişkinlik evresine girdiğinde yaratıcısından ayrılabilirdi. Biz kendimizi küçük bir topluluk sayıyorken farklı sürülerin varlığını ve bu sürülerdeki sınıfları inceledim. Ondan sonra taşların aslında tam da yerine oturmadığını anlayıp hepsini tekrar düzenledim zihnimde. Önüme çıkan resimde ise insan olduğum dönemlerde, sarayda bile görmediğim kadar büyük bir entrika vardı. Yıllar önce okuduğum şey doğruydu. Kanımızın siyah olması genetik bir hastalıktan kaynaklanıyordu. Evet... Dediğim gibi asilzade olmak, asil olmak kanımdaydı ama bunun bu kadar değişik yollardan gelmesini hiç beklemiyordum. Daha sonra herşey daha da rutinleşmeye başladı. Sürü fikri hala aklımı kurcalarken sürülerden daha büyük olan klanların varlığını öğrendim. Burada menfaat sağlayacağım günü beklemektense onlardan birine katılabilirdim. Anneme de gerçeği açıkladığımda pek umursamadı. Sezgileri yaşı gereği bizden üstün olduğundan bizi her yerde duyabilirdi yaratıcımız. Ancak ikimiz bir araya gelirsek bir şansımız olurdu kaçmamız için ama, annem dediğim gibi yanaşmadı bile... Bundan sonra ona da aynı gözle baktığımı ve acımayacağım gerçeğini itiraf ettim. O gün duygusuz olmayı tam anlamıyla öğrenmiştim. Düşünmem gerekiyordu. Birşey yapıp kurtulmalıydım buradan. Aklımla eremeyeceğim güç yoktu farkındaydım. Sonunda yaratıcının verdiği derslerden birini hatırladım. Saf gümüş ve kazıklardan kaçınmamız gerekiyordu. Güneş ışığından olduğu gibi. O gecelerden birinde yine ava çıkmışken biraz uzaklaştım. Şans eseri yerde bir gümüş biblo görmüştüm. Gümüş olduğunu yanına yaklaştıkça içimin ürpermesinden anlamıştım. Hemen üzerimdeki t-shirt ümü çıkarttım ve sapından tuttum parlak objeyi. 1490'lı yıllara gelmiştik ve artık güç bakımından oldukça iyi bir vampir sayılırdım. Arada sırada annemin kanından emip gücümü arttırmaya çalışıyordum. O gece ise annem şehirde avlanmayı tercih etmişti. Yaratıcımızla -anneme göre babamla- aramızın iyi olması için bizi ormanda yalnız bırakmaya karar vermişti. Hah! Ne kadar da boş bir çaba. Kamp yapan bir kafilenin geleceği haberi hepimizin ağzını sulandırsa da benim aklımdaki tek düşünce yaratıcımızdan kurtulmaktı. Herşey ayarlanmıştı. 1500'lü yıllarda VII. Henry'nin yerine geçen Arthur on sekiz yaşında ölmüş ve taht VIII. Henry'ye kalmıştı. İngilterenin şimdilerdeki küçük kralı, abisi Arthur'un eşi ile büyük bir aşk yaşamış ve onunla evlenmişti. Bir kızları olmuştu. Onun dışında birçok ölü bebek dünyaya getirmişti genç kraliçe... Halk 1520'li yıllarda çalkalanmaya başladı. Yoksa kral abisinin eşiyle evlendiği için lanetlenmiş miydi? Olabilir miydi? Bu çalkantılara sebep olan kişiler için Henry askerleriyle koruduğu bir dağın tepesine küçük ama saf gümüşten bir kafes yaptırdı. Halkı ilgili konuda ayaklandıran herkesi buraya hapsedecek ve açlıktan ölmelerini izleyecekti sarayındaki şaşalı ve lüks odasının dağa bakan penceresinden. Bu yüzden kimse bir ceset fazla olmasına hayır demezdi. Yaratıcıma avlandığı sırada gümüşten olan bibloyla yaklaşmak pek avantajlı olmazdı biliyordum. İlk önce onu oyalamam gerekecekti. Ondan daha hızlıydım, bu benim yapımda olan genetik bir özellikti ve bana şans getiriyordu. En zayıf anında, boynuna eğildiği orta yaşlı bir adamın tenine dişlerini geçirdiğinde ilk olarak yüzüne, ardından çıplak tenine değidirmeye başladım bibloyu. Bastırıyor, bastırıyor geri çekiliyordum. Kaçıyordum... Buna bir süre devam ettikten sonra gözlerinden kanlar gelerek yere kapaklandığını gördüm. Ölümünü bekleyen insan oldukça tedirgin olmuştu. Hızlı ve çevik bir hareketle ona doğru eğilip dudaklarımı aralamış, çatallı ses tonumu duymasına izin vermiştim. "İyi uykular." ardından gelen küçük bir inleme... Adamın boynundaki kemiklerin çıkarttığı ses içimi gıdıkladı ve gülümsememi sağladı. Artık yaratıcımdan da kurtulacağıma göre sırada annem vardı. Yere kapaklanan adama doğru eğildim. Sırtı bana dönüktü. Kalbinin olduğunu düşündüğüm yerden içeriye doğru soktuğum biblo tenini yakarak ilerledi, ilerledi... Acı vermenin sağladığı haz paha biçilemezdi. En sonunda gümüş objenin ucu yaratıcımın göğsünden çıktı... Artık ölmüştü. Ondan kurtulmuştum. otuz yıl önce beni şuan ayaklarımın altındaki cesede teslim eden ölümle tekrar karşılaşmıştım. Artık ben ona değil, o bana boyun eğiyordu. Yıllar önceki terk edişi beni güçlü kılmıştı. Artın ben onun efendisiydim. Artık ben, ölümün ta kendisiydim... Aradan zaman geçince cesedi kaldırıp kralın askerlerinin koruduğu tepeye götürdüm. İnsanoğlu... Tehdit ve şantaja o kadar duyarlı ki askerlerden birini silahsız bırakınca daha henüz dolmamış kafesi benim için açmayı kabul etti. Açtığı an içeriye yaratıcımızın ölü bedenini attım ve ardından kapıyı kapatmasını söyledim. Adam denileni yaptı. Öldürmek haz veriyordu... Nedenini hala çözemediğim bir biçimde bu askerin de boynunu kırdım ve anahtarları anneme ulaştırdım. Şehirde onu bulmak hiç zor olmadı. Çünkü herkesin ters düşeceği bir giyim tarzı ve kişiliği vardı. Avını kendine güzelliği ile çeker, ardından kan dolu şehvetine başlardı. Bazen annem olduğundan şüphe duyuyordum. Ondan her zaman için tiksinmiştim. Geçmişte, öldüğünü gördüğüm gece akıttığım göz yaşına lanet ederek onu hiç de tercih etmeyeceğim bir pozisyonda yakaladım. Artık ssadece ismiyle hitap etmeye başlamıştım. Hemen hazırlanmasını sağlayıp askerin cebinden aldığım kafesin anahtarlarını gösterdim. Yaratıcısının kötü durumda olduğunu, kralın adamları tarafından yakalandığını, bunun nasıl olduğunu bilmediğimi ve onu almamız gerektiğini söyledim. Askerlerle korunmuş alana girmek bizim için sorun değildi. Annemle beraber tepeye ulaştığımızda ise gün doğmak üzereydi. Hemen kapıyı gümüşe değmemeye çalışarak açtım ve annemin sırtına tekme atıp içeri girmesini sağladım. Kapıyı ardından sıkıca kilitleyip yerdeki ölü askerin cebine, yani ait olduğu yere anahtarı tekrar koydum. Güneşin doğuşunu tepede, kafesi gören bir ağaç kovuğunda karşıladım. Yeterince gölge olan bu yerde bedenim rahatsız oluyordu evet ama annemin çığlıklarını duymanın verdiği hisse değerdi. Ona söylenmesi gereken birçok sözüm varken hepsini yuttum. Nasıl olsa cehennemde babam ile karşılaşacaklardı ve herşey gün yüzüne çıkacaktı. Güneşin tam tepeye çıkmasıyla annemin yanmasını, derisinin soyulup yere süzülmesini ve saf gümüşten yapılmış olan kafesin de etkisiyle ölümünün bir anda gerçekleşmesini izledim. "Hah." Bir zafer tonlamasıyla kendime geldim ve annemle yaratıcımızın küllerinin rüzgarda savruluşunu izledim. Öğleden biraz sonra nöbet değişimine gelen askerler ölü arkadaşlarını bulunca dehşete kapılıp kafesin içindeki diğer mahkumlara sorsalar da, bir cevap alamadılar. Hepsini bunun için daha önceden hazırlamıştım. Eğer uslu dururlarsa onları vampire çevireceğimi, kraldan öclerini beraber alacağımızı, onları kurtaracağımı söylemiştim. Ah, ama maalesef bu sözüm aklıma geldiğinde onlar için çok geç olduğunu fark etmiştim. Hepsi açlıktan sefil bir şekilde ölmüşlerdi. Kan ve ölüm artık hoşuma gidiyordu. Benim elimden olmak zorunda değildi. Duygularımdan arınmışken tek istediğim kan ve şehvetti. Dediğim gibi, annemin insanlığını kaybettiği geceden bu yana hiç ağlamadım. Hem ölüme bile söz geçirebilen bir yaratığa ağlamak yakışır mı? Kendimi geliştirdim. Artık neredeyse tüm dilleri konuşabiliyorum. Geçirdiğim 500 yıla çok şey sığdırdım. Yaşadığım tüm aşklarımı ve nişanlımı hatırlamıyorum bile. Okuma yazma dahi öğrendim. İnsanlığımda fırsatım olmamıştı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Andreas Chamberlain
Fotoğrafçı&Manken
Fotoğrafçı&Manken
avatar

Mesaj Sayısı : 235
Kayıt tarihi : 18/07/10

Şöhret
Puan: 630

MesajKonu: Geri: Chamberlain<Stuart   Ptsi Tem. 26, 2010 7:43 pm

Stuart Chamberlain , Mathias Lauridsen adlı modeli kullanıyor ve St.Jude 4. Sınıf öğrencisi.

Kaydınız alınıyor.

******************


BALODA ANDREAS CHAMBERLAIN

Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Chamberlain<Stuart
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Gossip Girl R-Play :: XOXO Gossip Girl :: Nüfus Müdürlüğü :: Nüfus Kaydı-
Buraya geçin: